Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar
Vakit Gazetesi’ne…

Haberciliğin Yansızlık, Duyarlılık ve Etiklik ilkelerini, her şeye rağmen gazeteci kimliğiniz olduğunu düşünerek size öğretmek niyetinde ve zahmetinde değildik fakat gazetenizde yapılan haberler ve habere dayalı akla, mantığa ve vicdana sığmayan yorumlara gazeteci olamasak bile başta “İnsan” oluşumuzdan kaynaklı bir içgüdüyle tepkisiz kalamadık ve bu ilkeleri size büyük bir şiddetle hatırlatmaya karar verdik.

Ankara’da doğalgaz yüzünden ölen yedi genç ile ilgili “İsrail’in Gazze’ye yönelik katliamına rağmen yılbaşını kutlayan duyarsız çevreler, çeşitli rezaletlerin yanı sıra facialara da sebep oldu” ile başlayıp devam eden haber metninizin hangi habercilik anlayışı, ilkesi ve duyarlılığı ile yazıldığını merak ediyoruz. Yaşları 19 ile 23 arasında değişen, hayatlarının baharında yedi gencin doğalgazdan zehirlenerek ölmelerini, alkole, uyuşturucuya, ahlaksızlığa, Filistin’e bağlamanız akıl alır bir şey değil ve hiçbir şekilde dine ya da insanlığa sığmıyor.

Kimse Filistin’de çocuklar ölüyor diye sevinmiyor. Hiç kimse Kuran kursu yıkılıp da altında can veren çocuklara sevinmiyor. Kimse depremde ölen binlerce cana sevinmiyor. Yılbaşı kutlaması ya da değil, alkollü ya da değil, hatta inançsız ya da değil, hiç kimse böyle bir ölümü hak etmez. Dindar geçinen bir gazetenin, inandığı din uğruna bunu söyleyebilmesini beklerdik. Ama siz yaptığınız haber ve yorumlarla, resmen “ölümü hak ettiler, kendi suçları” demeye getiriyorsunuz ve işin esas sorumlularının aranmasına engel oluyor, olaydaki ihmalin göz ardı edilmesine sebep oluyorsunuz.

Ne yaptığınızın farkında mısınız?

O çocukların kim olduğu ve ne yaptığı bilinmez. Önemli de değil, ölüm sebepleri bunlara bağlı değil çünkü. Doğalgaz sızıntısı sizi de uykunuzda yakalayabilir. Ne olursa olsun, ölüm “yaşasın, hak ettiler” denecek bir şey değildir. Bunu demek katillere icazet vermektir. Size göre alkol alan birinin, açık giyinen birinin, kızlı erkekli aynı evde bulunan birinin, bir katilden, bir tecavüzcüden daha ahlaksız olması ne kadar acı.

Sizi, acı bir olay sonucu vefat etmiş yedi genç arkasından geride kalan yakınlarını ve ailelerinin neler hissedebileceğini de düşünemeyerek her türlü akla, mantığa ve vicdana sığmayan yorum içerikli bu haber yüzünden ne çeşit tepkiler alabileceğiniz konusunda bir örnekle defalarca düşünmeye davet ediyor, yedi genç ve aileleri gıyabında şiddetle kınıyor ve bir an önce bir özür metni yayınlamanızı bekliyoruz. Özür dileyeceğinizi umuyoruz çünkü o ailelere bir özür borçlusunuz, bu ülkeye bir özür borçlusunuz.
Ölenlerin her ne olursa olsun, insan olduğunu hatırlamanız ve bu tip bir acıyı bir gün sizlerin de yaşamamanız dileğiyle… Dikkat edin, “yaşamamanız” diyoruz çünkü biz iyiyiz, biz insanız, biz kimse ölsün, evlat acısı yaşasın istemiyoruz!!!

Bir grup iyi “İNSAN”

Yıkım….

Ergo proxy

..Seyredin şimdi. Bu gezegende yıkım vardı ve felaketler vardı. Gökyüzü kayboldu ve deniz dondu. Doğa, insanlığın ikrarı için zaruri olan yaşam döngüsünü durdurdu. Bunları anlatan ise çoktan sahneden çekildi ve sistemin perdesi görünür şekilde indi. Lakin, bu yıkımı görmüş dünyada bile biri varki bu döngünün varlığından kaçamadı. İşte bu yüzden, sen halen varlığını sürdürüyorsun … Bu dünyayı dünya olarak hatırlayanlar olmaksızın dünya kendi kendine varolamaz.  Aynen yığılan tüm bu kitapların, onları okuyan kimse olmazsa çürümesi gibi…

 

Ergo proxy “the proxy of death” epi 11

Eller…..

eller

 

…okumuştum yazanları. çok tanıdık gelmişti bana. hatta sanki bendim. Okudukça daha da derinleşti. renkler bir anda sanki anlamlarını yitirmişti. Sanki gökyüzü artık parlak olmayacaktı. eller artık aynı anlamı taşımayacaktı. yağmur sankı daha gür yağmayacaktı.bir yaprak bile bu kadar solamaz. tekrar tekrar baktım ve hiç yabancı değildi. Hatta bendim, evet evet bendim. Sordum kendi kendime “Neden Şimdi??” zamanında hocamın “bilinç nedir” diye sorduğu soruya “insanın çevresinin ve kendisinin farkında olmasıdır” diye cevap vermiştim. Ama o zamanki anlamıyla şimdiki anlamı çok daha farklı benim benim için. Bilinç artık daha derin olmalı diyorum. Hatta “kendisinin” kısmını silesim geliyor bazen. Ellerimi kaldırıp avuçlarımın içine bakarken acaba diyorum? Eller ne çok şey anlatırmış diyorum kendime. Farketmesemde beni yansıtırmış. Ellerimi kapatıp tekrar yazmaya devam ederken kafam aslında burda değil. Kafam mavi sayfalarda….. Neden ben? Niçin şimdi? “Parisienne Moonlight ve gökyüzü”. müzik (!) akıp giderken bu yazdıklarım kimin için ne ifade edecek bunu sadece ben bilirim. Zaten başkasının da bişey bilmesi gerekmez. Hava karanlıktı ve soğuktu. Eller görünmüyordu. Neden anlamını kaybetti sanki herşey? Bu kadar üst üste gelmemeliydi. Pişmanlıklar fayda vermez, kararlardan dönülmez. Düşünceler hep ordadır ama her zaman yaşanmaz, yaşanamaz. Bir çok şey değişti kısa sürede. geç kalmışlık hissi, yapmak istediğini yapamamak ve bunun için pişman olmak, dövünmek kendi kendine, bilinmezlikler içerisinde artık daha anlamsız. kaybolan anlamlar içerisinde anlam aramak ….??

“Sahil”

kumların üzerinde yürümek çok zor, her adımınızda daha da batıyormuş hissi veriyor, her adımda adımların bir kısmı geriye gidiyor. Tane tane düşen yağmur damlaları yüzüme değiyor. Üzerimde bi ağırlık ve yavaşça ilerliyorum. Karşıdan esen rüzgar bana her ne kadar gelme desede ben direniyorum, ilerliyorum. Kıyıya vuran dalgların sesi kulağımda çınlıyor. Uzaktaki yelkenliye ilişiyor gözlerim bi anda. dalgalarala beraber salına salına ilerliyor. kimbilir içinde ne hayatlar, ne hayaller, ne umutlar taşıyor?? Kimbilir?? gözlerimi kapatan saçlarım rüzgarla beraber aralanırken, yüzümde hafif bir gülümseyle beraber sona yaklaştığımı hissetmeye başlıyorum, 3 adım ilerdeki ölü ağaç kütüğünün önüne gelip oturuyorum, sırtımı ona yaslıyorum. her ne kadar ölü olsada halen bi inasanı dik tutacak kadar güçlü. Saçlarım halen savruluyor, rüzgar, karşısındakinin saçlarını aralamaya çalışan bi sevgili gibi saçlarımı ayırıyor. Her ne kadar “sen beni göremesen de ben seni görüyorum” dercesine. Gözlerimin içine baktığı halde, varlığını hissettiğim halde onu görememek… o bana dokunuyor ama ben ona dokunamıyorum. Gözlerimi kapatıp onu hissetmeye çalışırken dalgaların seside bana eşlik ediyor. Kıyıya her vuruşunda dalgalar bir müzik oluşturuyor kulaklarımda. Şu an hissettiğim şey, hiç bi zaman kelimelere dökemeyeceğim, benimle onun arasında olan eşsiz bir ritüel. “Nerdesin?” diyor ruhum. neden erkenden gittin? Kapalı gözlerimle daha iyi görüyorum artık. Ruhum bedenimden bir adım önde. Karmaşalardan uzakta, hafiflemiş ve hisseden, hemde herşeyi… bir anda ellerimde bir dokunuş, yüzümde bir sıcaklık hissediyorum. Nerden geldiği önemli değil ama yinede güzel, gözlerimi açmamla sanki herşey bir anda kayboluyor. Tüm o hafiflik, o harmoni, herşey. Zihnim bana oyun oynuyor. Sanki “bu kadar oyalandın yeter, kalk!” der gibi. Yerimden doğrulmaya çalışırken bir anda bir ağırlık ve olduğum yere yığılıp kalıyorum. hissettiğim tek şey kalbimdeki sızı. Neden şimdi?? Hiç bir uzvum tutmuyor, gözlerim kararırken gökyüzüne bakakalıyorum.Bu yaşa gelmiş bir insan için çok şey yaşadım ve yaşattım, iyi veya kötü artık bi önemi yok. Damlalar gökyüzünden inerken, yüzümün yaşlı çizgileri arasında süzülüp toprağa kavuşuyor. Kim veya ne olursam olayım ben düşüncelerimle vardım, düşüncelerimle var olmak isterim. Ölümlü vücudum burda yok olsada var olmak isterim. son bir nefes almaya çalışırken yıpranmış nasırlı elimi kaldırıyorum ve parmaklarıma bakıyorum. Yüzüğüm halen yerinde. Yıllar öncede beni aynı şekilde terk etmiş olsada belkide aynı şekilde ona kavuşuyorum. Bir damla daha düşüyor yere ama bu damla gökyüzünden değil…. kaldırdığım elimi son çırpınışlarını veren kalbimin üstüne götürüyorum. Dudaklarımdan son bir söz “teşekkür ederim”. Gökyüzü artık karanlıktı…. Sonsuz huzura kavuşurken gözlerim yavaşça kapanıyor… Hoşgeldin sonsuz huzur……

Ve büyük bir deprem oldu,

Güneş kıllı bir çuval gibi karardı

Ve ay kan gibi oldu….

Ve gökyüzünün yıldızları dünyaya düştü,

Güçlü bir rüzgarla sallandığında,

Ham incirlerini fırlatan bir incir ağacı gibi.

Ve gökyüzü ayrıldı, sarılan bir parşomen tomarı gibi,

Ve bütün dağlar ve adalar yerlerinden oynadı.

Ve dünyanın kralları, büyük adamlar, zenginler ve generaller,

Ve güçlüler ve her özgür adam,

Kendini mağaralara ve dağların kayalarının arkasına sakladı.

Ve dağlara ve kayalara dediler ki,

“üstümüze düşün… ve bizi tahtında oturan O’nun görüşünden saklayın”

“Ve kuzunun gazabından”

“Çünkü onun büyük gazap günü geldi!.. kim dayanabilecek?”
“Stalker” based on a book of “Strugatsky”

güzellik


Newborn
Originally uploaded by mortonphotographic

bana bu güzelliği tarif edebilirmisiniz ??

“Hemde diğer yarım gülümserken”

ve sanki herşey biranda yıkılmıştı, zihnimde kurduğum tüm o teoriler hiç bir anti-tez’e gerek duymadan çökmüştü…. ağlamak istiyorum ben, hem de hiç olmadığı kadar, bunu tam olarak yapsam sanki içimdeki tüm kötülük, tüm karamsarlık, o simsiyahlığıyla akıp gidecek içimden. ben ne yapmaya çalışıorum, niye böyleyim diye sormaktan da bıktım… Ağlamak tek çözüm olsada ağlayamamak insanı ne kadar yoruyor onu farkettim. Yanan masa lambasının altında bir anda geçmişe gitmek, kendini sorgulamak ve bir boşluğa düşmek…. çıkmaya çalıştıkça daha çok saplanmak, haykırmak ama kimsenin duyamacağı bir ses tonuyla, kendisi bile duyamadan batmak… haykırdıkça batmak, battıkça çıkamamak sanki bu, kimbilir nerdeyim, hangi zamanda, kimin için yada ne için varım. Karanlıktı etraf, ışık olsada. soğuk bir rüzgar hissediyorum bir anda, saçlarımı savuruyor, güneş te yok sanki, pes etmiş gibi. Başak tarlası sanki yok olmuş, uzaktaki ağacın boynu bükük. Yaklaştıkça uzaklaşıyor benden. Koskoca bir düzlüğün ortasında, tek başıma, soğuk rüzgar ve tepedeki bulutlarla başbaşa. birlikteliğimiz bir arkadaşlık gibi deil, bir zorunluluk sanki. Soğuk rüzgar esip geçerken, tepedeki bulutların yüzlerini de göremiyorum. Bana bakan bir yüz yok. kalakalmıştım bu boşluğun ortasında bir başıma ama sanki kimseyide istemiyordum, yüzümün diğer yarısı sanki, evet, sanki gülümsüyordu ??!!! başımı kaldırıp rüzgrarla salınan elbisemle beraber, soğuk ve bulutlu havanın altında, bomboş bir düzlüğün ortasında bomboşluğa doğru yürüyordum, hemde diğer yarım gülümserken !!!!

Bazen her şey o kadar garip ve anlaşılmaz (aslında saçma)  geliyor ki! … sonra duruyorum daha önce içimin hiç bilmediğim bir kıyısında  garip bir yokluk ve içime yeniden yaşamı sunan bir gülümseme beliriyor dudaklarımda.kendimi yeniden doğmuş hissettiğim an.. Yaşam sanki bambaşka yeni bir yokluğa kadar… Nerde olduğunu bilmediğim bir yerdeyim. Sadece uzun bir yürüyüşten sonra hissettiğim yorgunluk beni durduran. Gerçekten bu mu beni durduran… Herkese normal gelen bir sebep bulmaya çalışıyorum yine… Aslında beni durduran yanından geçerken gözüme takılan bir çalının iki ayrı dalı… Belki saçma ama sadece o dallar beni burada durduran… Ne kadar garip kökleri birbirinden bağımsız yerlerde ve uzak bir noktada birleşmişler… Biri yalnız diğeri ise ayakta kalamayacak kadar yorgun… Yalnız olan yorgun olan dala kanat olmuş ve onun düşmesine izin vermiyor adeta… Gözlerimi kapadım ve bir an seni düşündüm… Aslında yol boyu hep seni düşünmüşüm… İçimdeki yalnızlığı suskun bir şekilde yaşamaya çalışırken çıkmıştın karşıma. Yorgundum. Yaşamak ağır geliyordu… İçimdeki sesler susmuş, bütün renkler birbirine karışmıştı. Ruhum külçe gibi ağırlaşmış taşımakta zorlanıyordu bedenim… Bırakmıştım kendimi boşluğa… Dibe vurmayı beklerken seninle kesişmişti yolarımız ama alışkın değildim birinin beni tutmasına. Sıcacık şefkatle sarmasına. İçimdeki çocuğa dokunulmasına alışkın değildim. Gece gibi karanlık ve güneş gibi sıcaktın… Bir masaldı belki de bu… Kendi kurguladığım masallardan biri… Gerçeğe yakın düş gibi bir masal… Biriyle aynı sınırları paylaşmak korkuttu beni. Kaçmalıydım bunu yapmaya çalıştım da ama görüyorum ki senden kaçmaya çalışırken hep sana doğru yol alıyorum. Gözümü açtım insanlardan bu kadar uzakta dallara bakarken rüzgâr sıcak şefkatli elleriyle saçlarımı okşuyordu. Bense uçurumun kenarında içimde sen sona ve başa aynı uzaklıkta bir bilinmezin içindeyim.

Bu resmim için DENİZ e yazmış olduğu öyküden dolayı teşekkür ediyorum… 


“Awakening”

Soğuktu, lapa lapa yağan karın altında yüyürken o kalabalığın arasında duyabildiğim tek şey ezilen karın çıkardığı o ses, çığlık atarcasına.. istemezdi elbette o koca hoyrat gökyüzünden inerken bu kadar düşebileceğini. Umursamazlığımı kenara bırakıp girdim köprünün sonundaki uzun ve boş yola. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım ve içime derin bi nefes alıp kenara çekildim, bir anda içimi bi sıcaklık kapladı. Sanki içimde birşeyler hareket ediyordu. Hissediyorum. evet canlıydı. Elimi kalbime götürdüm, elimin altındaki şey, bana yıllarca ızdırap çektiren, soluğumu kesen şey bu sefer gerçekten canlıydı. Damarlarımda tüm sıcaklığı hissedebiliyordum. Ciğerlerime dolan o hava, sanki hiç bitmeyecek bi huzur veriyordu bana. İçten içe sorguladım kendimi o anda ve sordum kendime… Neden böyleyim, neden vazgeçmişliğin, umursamazlığın pençesinde kendimi tüketiyorum. Uyanmak istiyordum o an sanki çok derin bi uykudaymışım gibi. Hiç durmasını istemiyorum kalbimdeki heyecanın…. Birden dizlerimdeki bağ çözüldü ve yere düştüm. Demin bastığım kar beni kucaklamıştı, sarılmıştı bana, umursamazlığımı yüzüme vururcasına kucakladı beni. O an bende var olan “ben” duygusu artık daha başkaydı, “biz” olmuştu. artık karın çığlığını değil şarkısını duyuyordum. Bembeyaz gökyüzünden inerken herbiri ayrı bir mutluluk taşıyordu sanki. Avuçlarımı açtım ve tüm o mutluluğun avuçlarıma dolmasını istedim. Cömertti doğa, saygıyla eğildim bu cömertliği karşısında. Başka bir kişiydim sanki o andan itibaren, sanki yeniden doğmuştum. Ayağa kalktım. Artık daha farklı bakıyordum üzerinde yürüdüğüm kar tanelerine, gülümsüyorlardı bana. İlerledim ve bir bardak kahve aldım, bana kahveyi uzatan kişide mutluydu, üşümüştü ama mutluydu. Sanki bir karanlığın içinden çıkmış gibi bambaşka görüyordum artık, gözlerim açılmıştı.. Pişmanlıklarım geride kalmıştı, bu bir uyanış galiba, istediğim şeyse bunun sürekli olması. Tekrar uykuya dalmak istemiorum. Bu bembeyaz gökyüzünün altında istediğim tek şey bu beyazlığın sonsuza kadar sürmesi……  

“A moment in time”

Zaman avuçlarımın arasından kayıp giderken fark ettiğim şey kaybolanın sadece zaman olmadığı. Bana ait ne varsa her şey birer birer uzaklaşıyor benden. Elimi, ufuğa doğru uzanan tarlanın içindeki başaklar arasında gezdirirken, yaz güneşi elbiselerimi kavururken; bedenim aslında hiç olmadığı kadar soğuk. Aslında beni ısıtmaya çalışan güneş bile tezat içinde. Kendisi de gökyüzünde yapayalnız. Kuşlar ondan çok uzakta. Bulutlar bile ona yardım edemez, mevsimler dönse bile. Çünkü o hep uzakta. Arada aşılamayacak bi mesafe var. Bu mesafe sadece boşluk. İçimde var olan şey böyle bir boşluktan başka bişey değil. Dolması zor bir boşluk. Bu boşluk içime zehrini akıtırken “do you know you are not alone” diyor Anathema kulaklarıma.  Bu soğukluk neden?? Nedir beni bu kadar insanlardan uzaklaştıran, nedir beni nefretle dolduran? Tek suçlu benmiyim? Oturuyorum tarlanın tepesindeki ağacın altına, bir anda o yalnız ağacın şefkatini hissediyorum. Gölgesiyle örtüyor üstümü. Biran bir huzur kaplıyor içimi. Her ne kadar yalnız olsamda bana yalnızlığımı hissettirmeyecek başka yalnızlarda var. Bir an dağılıyor beynimdeki hayaletler, uzaktan bana bakıyorlar. Yarattıkları şeye büyük bir dikkatle bakıyorlar ve bir anda beynime doluşuyorlar tekrardan. Bir anda binlerce ses, kulaklarımdaki uğultu, hiçbirşey duymuyorum. Ben korkularımın sonucu, amaçsızlığın parçası, yalnızlığın soğukluğu olmak istemiyorum. Uzaklaşıyorum ve tekrardan ufuğa doğru yöneliyorum. Güneş halen orda yalnız ama yinede bana yardım etmek istiyor. Sonunda farkediyorumki bu sonsuz tarlanın içinde aslında bir hiçim. Koskoca evrende ne varlığım hissedilir nede yokluğum… Umutlarım neye yarar yalnızsam, özlemlerim kimin umrunda? Bu duygu karmaşasının içinde yazdıklarım kimin umurunda. Bizler zamanın içinde sadece bir “an”ız.  


We are just a moment in time,

A blink of an eye,

A dream for the blind,
Visions from a dying brain,
I hope you don't understand

“Shroud of False” by Anathema from the album “Alternative 4”

Eski Gönderiler »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.